Hayat, ölümüne hayat

Hepimizin bildiği gibi, biz insanlar için hayat ya da yaşam, anne karnından daha çıkmadan oluşmaya başlar. Dünya üzerinde farklı yaşam biçimleri olsa da bu yazı içerisinde insan alemi üzerinde hayali bir deneme yapmak istiyorum. Anne demişken tabii ki bir de baba rolü olması lazım. Diğer birçok farklı açı bir yana, temelde biyolojik olarak iki farklı mekanizmanın ortak çabası aslında, hayat hakkı kazanan her bir insan… Zaten canlıların ortak özelliklerinden değil miydi üreme?

Hayatta kalma içgüsü güçlüdür, kimse durduk yere yok olmak istemez. İntihar edenleri burada saymak istemem çünkü intihar etmek, bence bilişsel birşeydir. Yani biyolojik bir gerekliliği olduğunu düşünmüyorum. Ama bu işin biliminden uzak olduğum için sözü burada uzatmak istemiyorum. Asıl anlatmak istediğim ya da çarpıtmak istediğim soru şu: Acaba herkes ölmek için yaşasaydı, yada hayata gelmesinin nedeni ölmek olsaydı, acaba hali hazırda sahip olduğumuz görüşlerden ya da varsayımlardan hangileri, nasıl etkilenirdi?

Hayat, ölmek için yaşamak!

Öncelikle bu yazının amacının varsayılana farklı bir bakış getirmek olduğunu tekrar hatırlatayım. Daha sonra aklıma gelen soruları sıralayayım:

  • Madem ölmek için yaşayacağız, o halde yaşam süresini ne belirleyecekti?
  • Ölmek için yaşayacaksak ölümü ne olarak görürdük?
  • Biyolojik arka plandan gelen hayatta kalma içgüdüsü ile nasıl başa çıkardık?

Sorular daha da çoğaltılabilir. Ben burada kesmeyi yeğledim, malum amacımız ne felsefe yapmak ne de yeni bilimsel buluşlar ortaya koymak. Sadece hayal etmeye ve keyif almaya çalışıyoruz 🙂

Yaşam süresi

İlk soru ile başlarsak, yaşam süresini ne belirlerdi? Yaşadığımız gerçeklikte sürekli hayatta kalmaya çalışsak da bedensel arızalardan ya da başımıza gelen çeşitli olaylardan ötürü ölüyoruz. Dolayısıyla yaşamın süresi “olabildiğince çok” olarak belirleniyor. Eğer bu dünya üzerine gelme amacımız ölmek olursa, o halde en önce ölenlerden mi olmak gerekirdi?

Unutmayalım canlılık özelliklerinden hiçbirine dokunmadık, hala solunum, beslenme, üreme, boşaltım, hareket, tepki verme, hücrelerden oluşma ve organizasyonel yapı gibi özelliklere sahibiz. En basitinden, hayata gelir gelmez hemen ölemeyiz çünkü popülasyonun büyük bir kısmı hala üremek zorunda… Ya da beslenme ve hareket gibi özelliklerden dolayı da bir çeşit gelişim göstermek zorundayız.

O halde bir limit olmalı, belli bir hedefe ulaşan, ya da hayatında belli bir kaliteyi yakalayan insan ölmeyi haketmeli! Biraz garip oldu, ama tekrar söyleyince karizmatik oluyor, “insan ölmeyi haketmeli”. Bu hedefin ne olacağını herkesin hayal gücüne bırakıyorum. Konu çok öznel.

Ölüyorum öyleyse varım! Ölümü ne olarak görürdük?

Hayat denilen süreci ölmek için deneyimliyor olsaydık, son nefesi aslında bir değişim olarak görebilirdik. Öldük, ya da “hakettik”, dolayısı ile artık bir başka yolculuğun ya da bir başka gelişimin arefesindeyiz derdik belki de… İşte “Araf”, Dante betimlemiş ya, hatta ismini de “komedya” olarak özetlemiş, düş gücünün… İşte belki ordan başlardık başka hayatlara. Yani bir yok oluş değil de, varoluşun nice gizli aşamalarından, belki de farkında olduğumuz tek aşamasıdır. Derler ya “bir sen anladın, sen de yanlış anladın!”

Hatta önceki paragrafta bahsedilen haketme kavramı ile birleşince, bir sonraki nesil için ne anlama geldiğin veyahut hangi temeli attığın bizzat senin ölümün ile anlaşılacaktır. Bir gereklilik, bir şart, bir özellik… Acaba ölüm canlıların ortak özelliklerine eklenmeli mi? Canlılar ölür!

Temel içgüdü, hayatta kalma içgüdüsü ile nasıl başa çıkardık?

Tekrar hayat, bir daha hayat, sürekli hayat… Yaşamak güzel şey elbette. Şimdi bakış açımızı biraz genişletirsek, benim aklıma yıldızlar geliyor. Yıldız tozu deyimi tanıdık geldi mi? Bizi oluşturan elementler yıldızlardan gelmiyor muydu? Ne alakası var peki hayatta kalma ile?

Aslında işin ucu yıldızlara kadar varınca, bir de evrenin yaşı gibi devasa süreçleri düşününce, hayatta kalma gibi çok kritik bir konu saman alevine dönüyor. Düşünsenize milyarlarca yıllık bir oluşumun içinde ortalama 70 yıl! Eskiden daha az olduğu gibi, ileride daha da uzayabilir. Ama fark yine devasa. Hadi zaman kıyaslamasını boşverelim, fiziksel büyüklüklere baktığımızda da ihmal edilebilir bir ölçek haline gelmemiz gayet olası.

Yani demem o ki, hayatta kalma içgüdüsü, burada bize karşı durmayacaktır. Çok uzaklardan gelip, bir şekilde bilinçlenip, bedenlerimize hapis olarak, hayatın anlamını kavramaya çalışan bizler, bir sonraki nesillere ya da aşamalara birer dayanak oldukça, ölmeyi hakederek devam edeceğiz, derdik belki de… “Level Up” misali.

Hayaller hayatlar 🙂

Son paragraf çok havalı oldu gibime geldi, zirvede bırakmalıyız. Ne de olsa, hayal kurmak güzel şey arkadaş… Herşey istediğin gibi, herşey istediğin kadar saçma, herşey düşleyebildiğin kadar aydınlık, gerisi önemli değil. Ama ya hakikaten öyle ise?

Sorular bitmez, her kişide olan göz, herkese farklı şey gösterir. Her gören insan, farklı farklı hayal eder. Zenginlik bu olsa gerek. Burada artık bırakmak lazım, saman alevi derken evden olmayalım 🙂

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: